Allah-Peygamber-Kuran

email:
mektup@incilbg.com

Muhammed ve kılıç

Cihadın 1. aşaması: GİZLİ CİHAT

"Dinde zorlama yoktur,
artık hak ile batıl iyice ayrılmıştır."

Yukarıdaki prensip çağdaş, aydın ve hoşgürülü insanlara yakışan, bugünkü toplumumuzun temellerinden biri olan bir düşüncedir. Senin dinin gerçek ise onu kılıçla yaymana gerek yoktur: düşüncelerin kendileri daha zayıf düşünceleri yok edecekler.

Ve onun yazarını sorduğumuzda, Aydınlanma Çağından bir Fransız felsefeci olmadığını, ancak Kuran'da (Bakara suresi 2:25) yazılı olduğunu öğrenince şaşıyoruz. Şaşıyoruz, çünkü islamiyetin daha en baştan ancak şiddet, zorlama ve tehditlerle yayıldığı herkesin bildiği bir şeydir.

Muhammed kendi hayatında belirli bir evrim geçirdi: 610 yılında ilk ruhsal tecrübelerini edinince, ancak amcası Varaka ve eşi Hatice onu teşvik ettikten sonra kendini peygamber olarak görmeye başladı. Oysa en başta ancak en yakın akrabaları ona iman ettiler. 3 yıl sonra bu yeni tektanrıcılık dinini yaymaya başlayınca, onun siyası gücü yoktu, başlanan baskılara karşılık verecek durumda değildi.

O devre ait olan sureler ve ayetler bizi Muhammed'i barışçı ve hoşgörülü bir dini reformcu olarak gösteriyorlar. Yukarıdaki ayet o döneme aittir. Muhammed halkının inançlarını eleştirdi, onları ayetlerle korkuttu. Oysa cezayı uygulayacak olan Allahın kendisi ve zaman gelecek zamandır. "Allah sizi yakacak"... fakat o zaman kadar huzur içinde yaşayacağız.

"Ey inkârcılar! Ben sizin taptıklarınıza tapmam. Benim taptığıma da sizler tapmazsınız. Ben de sizin taptığınıza tapacak değilim. Benim taptığıma da sizler tapmıyorsunuz. Sizin dininiz size, benim dinim banadır." (Kuran - Kafirun suresi 109:2-6)

"Sizin dininiz size... ... benim dinim bana !"

Bu, cihadın birinci ya da gizli aşamasıdır. Yaşadıkları toplumun içinde Müslümanların gücü az ise, bu tavrı takınacaklar. Batılı ülkelerde yaşayan müslümanların 'insan hakları' ve 'din özgürlüğü'nü vurgulamalarının sebebi de budur. Tabii ki, müslüman devletlerinde aynı hakları müslüman olmayanlara tanımak, kimsenin aklının ucundan geçmez.

İslamiyetin zihniyetini ve cihat kavramının aşama aşama nasıl uygulandığını anlamak için, Muhammed'in biografisine bakmamız gerek. Daha Mekke'deyken, dış cephede hoşgörü ve barışseverlik maskelerini takarken, gizliden başka halklarına karşı savaş açmayı, onları sözlerle değil, kılıçla fethetmeye planlıyordu:

"Abu-Talib Resulullah'ı çağırttı. O gelince ona dedi ki:
- Ey yeğenim. İşte, aşiretimizin şeyhleri ve öne gelenleri hepsi burada toplanmış bulunuyorlar. Sana karşı şikayetleri var ve haklarını arıyorlar: artık onların tanrılarına küfür etmekten vazgeç, onlar da seni rahat brakıp tanrınla başbaşa brakacaklar."
Muhammed de cevap verip dedi ki:
- Ey amcam. Onları, kendilerine tanrılarından daha büyük yarar getiren bir şeye davet edeceğim.
Amcası da ona sordu:
- Onları neye davet ediyorsun?
- Onları bir söz söylemeye davet ediyorum. O sözün sayesinde öbür Arap boyları onlara teslim olacaklar. Hatta, Arap olmayanları da hükmedecekler.
- Babanın adına söyle, bu söz nedir? Sana o sözü ve daha on tane daha vereceğiz.
Ve Muhammed şöyle cevap verdi:
- "La ilah illa Allah" diye söyleceksiniz.
(At-Tabari, cilt 6, s.95)

Gizlilik içinde yapılan bu konuşmadan Muhammed'in planını anlıyoruz: ağızının bir ucundan "Barış, Hosgörü, Din özgürlüğü" diye konuşurken, öbür ucundan savaşmak için hazırlık yapıyordu.

Müminler, müminleri bırakıp kafirleri dost edinmesinler; kim böyle yaparsa Allah katında bir değeri yoktur, ancak, onlardan sakınmanız hali müstesnadır.
(Kuran - Ali-İmran suresi, 3:28)

Ünlü müslüman tafsirci İbn Katir o ayeti şöyle açıkladı:

"Bu durumda (yani korktukları zaman) müminler başkalarına (müslüman olmayanlara) kendilerine dost süsü verebilirler. Fakat yürekten asla dost olamazlar."
(Kuran - Ali-İmran suresi, 3:28)

Muhammed'in sahabelerinden olan Ebu Darda bu olayı şöyle dile getirdi:

Kimilerinin yüzlerine gülümseyerek bakıyoruz... oysa yüreklerimizle onları lanet ediyoruz"

Bir toplumun içinde müslümanların gücü yokken, 'takiye' yapmak en sık başvurulan bir yöntemdir: yalan söylemek, aldatmak, ikiyüzlülük yapmak, kendine başka bir görünüm vermek, sözünde durmamak - bütün bunlar, güçleri az olan müslümanlar tarafından, gerçek Tanrıya inanan kişilere yakışmayan, reddetmemiz gereken günahlar değil, ancak 'kafirlerle' savaşmanın birinci adımları olarak kabul ediliyor.

Cihadın bu birinci aşamasında önemli olan başka bir nokta, müslümanların kendi kendilerine 'mazlum' gözüyle bakmalarıdır. Pahası ne olursa olsun, toplum müslümanlara bakıp acımaları lazım, hakları çiğnenmiş diye. Oysa söz konusu olan baskılar çoğu zaman müslümanların kışkırtmalarından kaynaklanıyor.

Burada gene Muhammed'in hayatı müslümanlara yol gösteriyor: "İlk müslümanlar Mekke'deyken, sadece tek tanrıya inandıkları yüzünden Kureyş halkından baskı gördüler"... işte, bugünkü islam propagandacıları bize bu yalanı yutturmak istiyorlar. Gerçek ise bambaşkadır:

"Resululllah, Allahın mesajını kendi halkına serbestçe tebliğ etti, yurttaşlarına islamı açık açık bildirdi. Bunu yapınca onlar kendisinden el çekmediler, ne de onu herhangi bir konuda reddettiler... Halbuki, onların tanrıları hakkında konuşmaya, onları aşağılamaya başlayınca durum değişti, Kureyş halkı itiraz etmeye, ona karşı birleşip ona düşman gözüyle bakmaya başladı." (At-Tabari, cilt 6, s.93)

Demek, Kuran'ın 'müşrikler' dediği, Arap tanrılarına tapan Muhammed'in soydaşları, onun yeni bir din yaymasında hiç bir problem görmediler, hiç bir tepki göstermediler. İlk müslümanlar kendi inançları uğruna baskı görmediler, ancak saygısız, aşağılayıcı ve küfür edici hareketleri yüzünden baskı gördüler. Kureyş halkı Muhammed'i şöyle tarif ettiler:

"Bu adamdan çektiğimiz kadar hiç kimseden acı çekmedik. Bizim örf ve adetlerimizle alay etti, atalarımıza dil uzattı, dinimize aşağıladı, aramıza ayrılık getirdi ve tanrılarımıza küfür etti. Evet, ondan çok eziyet gördük." (At-Tabari, cilt 6, s.101)

Zamanla Mekke'deki putperestler müslümanlara aynı biçimde davranmaya, onlardan gördükleri hareketleri onlara çevirmeye başladılar. Fakat o zaman müslümanlar, "Haklarımız çiğneniyor; bize zülüm yapıyorlar" diye bağırmaya başladılar. Ve bugüne kadar batılı devletlerde yaşayan müslümanlar aynı ikiyüzlü çift standartı uyguluyorlar, kendileri için özel haklar talep ediyorlar.

Aslında Kureyş halkından biraz baskı görmek, ilk müslümanların başına gelebilecek en iyi şeydi. Habeşistan'dan (Etyopya) hristiyanlar, Medine'den Yahudiler ve bazı Arap kabileler müslümanların imdadına koştular, onları 'gaddar ve islamofob' Kureyş halkının baskısından kurtarmaya çalıştılar. Ve unutmayalım ki, Muhammed daha onların yardımlarını kabul ederken bile, bir gün onlara saldırmaya ve kılıçla ele geçirmeye planlıyordu !

Cihadın 2. aşaması: SAVUNMA AMAÇLI CİHAT

"Kendilerine savaş açılan kimselerin
karşı koyup savaşmasına izin verilmiştir"

Muhammed kendine yeterince mütefik ordular topladıktan sonra, Kuran'ın mesajı değişmeye başladı. İslam tarihinde en önemli dönüş noktası hicrettir. Müslümanlar Mekke'den göç edip Medine'ye yerleşince, baskı gören bir azınlıktan, bir devlet statüsüne geçtiler. Ve devlet olduktan sonra, o devleti silahlarla savunmak caiz oldu.

Zaten islamiyetin takviminin 0 senesini belirten, o olay oldu. Neden? Muhammed'in doğumu (570), ya da ilk vahiyleri alması (610) dinsel açıdan daha önemli değil mi? Ama islamiyetin mantığı başka: o zaten dinden ziyade politik bir harekettir.

"Haksızlığa uğratılarak kendilerine savaş açılan kimselerin karşı koyup savaşmasına izin verilmiştir. Allah onlara yardım etmeğe elbette Kadir'dir. Onlar haksız yere ve 'Rabbimiz Allahtır' dediler diye yurtlarından çıkarılmışlardır." (Kuran - Hacc suresi 22:39-40)

Bu ayetteki hileyi fark ettiniz mi? Müslümanlar sadece 'Rabbimiz Allahtır' deyip Mekke'den kovulmuşlar. Ve buna dayanarak Allah onlara savaş yapma hakkını vermiş. Halbuki yukarıda bambaşka bir şey gördük: müslümanlara Mekke'de her türlü hak ve özgürlük tanıdılar. Müslüman oldukları için kovulmadılar, ancak başka dinlere saygısız davranıp küfür ettikleri ve fitne çıkardıkarı için kovuldular.

Artık Medine'ye kaçtıktan sonra, müslümanlar emin yerdeydiler. Bu durumda İsa Mesih'İn elçilerinden biri İncil'de verdiği öğüde kulak verselerdi iyi olurdu:

"Size buyurduğumuz gibi, sakin bir yaşam sürmeyi, kendi işinize bakmayı, ellerinizle çalışmayı amaç edinin. Öyle ki, kimseye muhtaç olmadan öbür insanların önünde saygın bir yaşam süresiniz." (İncil - 1.Selanikliler 4:11-12)

Ama Kuran'ın tanrısının başka bir planı vardı müslümanlar için. Medine'de yaşayan Muhammed ve müslüman ümmeti, cihadın 2. aşamasındaki ana yöntemi kullandılar: terörizm.

Mekke halkı ticaretle uğraşırdı; temel gelir kaynağı uzaklara mal götüren kervanlardı. Bir kervanın yok olması Kureyş halkı için aç kalmak anlamına geliyordu. Muhammed Medine'de huzur içinde yaşayacağına, Mekke'nin kervanlarına saldırmaya karar verdi. Tam yedi kez soygunculuk yapıp kervanlara baskınlar düzenledi. Buna rağmen Mekkeliler bir kez olsun intikam almadılar.

Yedinci saldırılarında müslümanlar, kervanın mallarını çalıp bir kişiyi öldürdüler... üstelik bütün Arapların kutsal saydıkları aylarda. Receb, Zilkade, Zilhice ve Muharrem ayları Kuran'da bile Allah tarafından kutsal olarak kabul ediliyor (Tevbe suresi 9:36). Bu kutsal aylarda insan öldürmek kesinlikle yasaktı.

Arap adetler ve inançlarınaa bağlı olan Muhammed bu durumdan en önce rahatsız oldu. Fakat onun tanrısı hemen gereken ayeti indirdi:

"Sana hürmet edilen ayı, o aydaki savaşı sorarlar. De ki: 'O ayda savaşmak büyük suçtur. Allah yolundan alıkoymak, O'nu inkâr etmek, Mescidi Haram'a engel olmak ve halkını oradan çıkarmak Allah katında daha büyük suctur. Fitne çıkarmak ise öldürmekten daha büyüktür'." (Kuran - Bakara suresi 2:217)

Mekke'de fitne çıkaran müslümanlar idi, ama Muhammed ne yapsa, Kuran'ın Allahı onu haklı çıkarıyor. Bu zihniyet bugüne kadar devam ediyor: Londra metrosunda müslüman teröristler bombalı suikastlarında onlarca suçsuz sivil kişi öldürdükleri zaman, onun suçlusu İngiltere hükümetidir. Nijerya'daki müslümanlar kiliselerde toplanan hristiyanları diri diri yakarsalar, onun suçlusu Danimarka'da bir gazetedir. Bugünkü teröristler Muhammed'i örnek alıp onu taklit ediyorlar.

En sonunda Mekke halkının sabrı taştı. Bir sonraki kervaneyi korumak için onun beraberinde bir ordu gönderdiler. Müslümanlar ise, gene saldırdılar ve Mekkelileri yendiler (Bedr Savaşı / 623 yılında, hicretten 1 yıl sonra). Demek, müslümanlar başka halklarla yaptığı ilk savaşın sebebi, müslüman olmayanlar kendilerini müslüman saldırısından savunmalarıdır.

Müslümanlara sığınak sağlayan, yardım eden halklar bile müslümanların gazabına uğradılar. Medine'deki Yahudi aşiretlerinden ikisi kovuldu, üçüncüsünün erkekleri katledildi, kadınlar ve çocuklar köle oldu.

Ayrıca, bu dönemde Muhammed'i eleştirmek de çok tehlikeli oldu: Muhammed kendisiyle alay edenlere acımasızca öldürttü. Sözde zülüm gören müslümanlara kapılarını açan Medine halkı, sürekli Muhammed'in öfkesinden korkarak en sonunda kendi haklarını kaybettiler, kendi şehrinde yabancı oldular.

Ve gene bugünkü gelişmelerde aynısını görüyoruz: İsveç'e iltica eden Araplar, yerli kadınlara saldırıp tecavüz ediyorlar, öyle ki, birçok semtlerde kadınlar kısa etek giyimekten korkuyorlar. Londra'nın bazı semtlerinde müslüman gençler kendi kendilerine 'bekçi' görevini verip kol kola gezen çiftleri ayrıyorlar, sokakta bira içenlere saldırıyorlar. Ve gene: onu yapanlar fanatik müslümanlar değil, fakat Muhammed'in örneğine göre davranan, gerçek müslümanlardır.

Cihadın 3. aşaması: SALDIRGAN CİHAT

"Artık puta tapanları bulduğunuz yerde öldürün"

Muhammed, Medine'de 8 sene yaşadıktan sonra, 630 yılında kocaman bir ordu ile Mekke'nin üzerine yürüyüp onu ele geçirdi. Müslüman ordusunun gücü artık o çağın süper güçleri Bizans ve İranlı Safavid Emperatorluğunun gücü gibi oldu. Ve bu yeni duruma paralel olarak, Kuran'ın mesajı yine değişti. Kuran'ın tanrısı artık savunma amaçlı savaşlara müsaade etmekle yetinmedi, müslümanlara başka dine inananlara saldırmayı buyurdu.

Bu konuda anahtar sure, dokuzuncu Tevbe adlı suredir. O, sonundan bir önceki olarak 'indirildi' ve nesih / mensuh düşüncesiyle (o konu hakkındaki sayfamızı okuyun) bütün önceki ayetleri geçersiz kıldı. Dinsel özgürlük ve hoşgörü çağı bitti artık. Ara sıra terör suikastları düzenlemek geçmişte kaldı artık. Bundan sonra islam devleti sürekli savaş halinde olacaktı, bütün dünyayı kılıç zoruyla müslüman yapacaktı.

Ey Peygamber! İnkarcılarla, ikiyüzlülerle savaş; onlara karşı sert davran. Varacakları yer cehennemdir, ne kötü dönüştür. (Kuran - Tevbe suresi 9:73)

Allah şüphesiz, Allah yolunda savaşıp, öldüren ve öldürulen müminlerin canlarını ve mallarını ... cennete karşılık satın almıştır. (Kuran - Tevbe suresi 9:111)

Ey inananlar! Yakınınızda bulunan inkârcılarla savaşın; sizi kendilerine karşı sert bulsunlar. (Kuran - Tevbe suresi 9:123)

Kitap verilenlerden, Allah'a, ahiret gününe inanmayan, Allah'ın ve peygamberinin haram kıldığını haram saymayan, hak dinini din edinmeyenlerle, boyunlarını büküp kendi elleriyle cizye verene kadar savaşın. (Kuran - Tevbe suresi 9:29)

Yukarıdaki ayetlerden müslümanların düşmanı kim olduğu çok net anlaşılıyor: artık onlara saldıran, ya da onlara eziyet edenler bile değil, başka dine inananlar. Sadece inancın farklı olduğu için, Kuran'ın tanrısı seni öldürecek ve cellat olarak Muhammed'i ve onun öğrencilerini yollayacak.

Bir de unutmayalım ki, daha birkaç sene önce bu aynı adam Kureyşlerden şikayetçi idi, müslümanların din özgürlüğüne yeterince saygı gösterilmezmiş diye. Ne kadar yaman ikiyüzlülük ve yobazlık!

Savaş hakkında başka ayetler:

"Ganimetler (= harpta kazanılan mallar) Allahın ve Peygamberindir." (Enfal 8:1)

"Ey peygamber! Müminleri savaş için coştur.'-'Allah yolunda savaş!... İnananları teşvik et!" (Enfal 8:65, Nisa 4:84)

"Savaş - hoşunuza gitmediği halde - size farz kılındı." (Bakara 2:216)

"Ey inananlar! Size ne oldu ki, "Allah yolunda savaşa çıkın" dendiği zaman yere çöküp kaldınız?... Çıkmazsanız Allah size can yakıcı azabla azabeder ve yerinize başka bir millet getirir. O'na bir şey de yapamazsınız. Allah her şeye kadirdir." (Kuran - Tevbe suresi 9:38-39)

Muhammed'in çağrısı İsa Mesih'in çağrısı

"Ben insanlarla, onlar 'La ilahe ille 'ilâh' deyinceye kadar harb etmeye emrolundum. Her kim bu 'Lâ ilahe ille İlâh' şehadet kelimesini söylerse,... benden (!) malını ve canını korumuş olur." (Sahih Buhari, İstitabe 7, no.6924)

Muhammed'in ilk sureleri, putperestleri kendi inanç sistemine getirmek için, ahret korkusunu saçıyorlar. Allah inanmayanları dünyanın sonunda yargılayacak. Zaman ilerledikçe Muhammed bu yargıyı sanki kendisi yerine getirecek ve savaşmak, cihat ve imansızları öldürmek hakkında sözde Allahın buyruklarını ileten ayetler sıklaşıyor.

Muhammed'in zamanından beri müslümanlar dünyayı ikiye bölüyorlar: 'Dar-ül İslam' ve 'Dar-ül Harb', yani 'Teslim olmuşların evi' ve 'Savaş evi'. Cihata katılmak, Allah uğruna savaşmak her müslümanın görevidir:

"İsteyen, istemeyen hepiniz savaşa çıkın. Allah yolunda mallarınızla, canlarınızla cihad edin. Bilirseniz bu sizin için hayırlıdır" (Kuran - Tevbe suresi 9:41)

Londra'da protesto eden müslümanlar. Pankartlarda yazıyor: "Avrupa kanserdir, islamiyet ilacıdır" - "İslamiyete dil uzatanları yok edin!"

Ve her müslüman, içinde bulunan toplumuna göre cihadın ya birinci, ya ikinci yada üçüncü aşamasına katılacak: bir devlette müslümanların sayısı az ve gücü yoksa, onların görevi, toplumu provoke etmek, kendi haklarını yaymak ve 'mazlum numarasını' yapmaktır. Çok çocuk dünyaya getirmek ve hakercilik yaparak 'siber cihat' da popüler cihat yöntemleridir.

Müslümanların daha kalabalık olduğu toplumlarda onların cihat görevi nedir: terörizm suikastları düzenlemek ve İslamiyeti eleştirenleri katletmek. Cihadın son aşamasında açıkça savaşmak şarttır. Sovyet ordusu 1980 yıllarında Afganistan'ı işgal ettikten sonra bütün müslüman devletlerinden gönüllü savaşçılar o devlete cihat için yola çıktılar. Yugoslavya'nın dağılmasında Bosna'daki müslümanlara ve 2014'ten sonra Suriye'deki İŞİD'lilere bütün dünyadan onbinlerce genç müslüman katıldılar. Atalarının yaşadığı ılık müslümanlığından bıkmış, Muhammed'in örneğine döndüler.


Sayfanın başına dön Sonraki konu

Allah yolunda savaşın; bilin ki Allah işitir ve bilir. Bakara 2:244